Arşiv NUR'DAN DAMLALAR

Allah’ı bilmek

  Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’i ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat’i îman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve

kelime-i kudsiyesine, hakîkatlarına îman etmek, kalben tasdik etmekle olur.

Yorum Yapın

Hakiki tevhidi bulmak

   Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibâdet-i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız. Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibâret bir mârifet değildir. Belki, ilm-i Mantık’ta tasavvura mukabil ve mârifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbını bulabilir. Ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa Rabbını bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzımgelir.

Yorum Yapın

Hakikat Yolu

  Ehl-i velâyetin amel ve ibadet ve sulûk ve riyazetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakâik-i îmaniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nur; ibadet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakîkat-ül hakâika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usul-id Din içinde bir velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki; bu asrın hakîkat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır. Teşbihte hata olmasın, nasıl ki Kur’ânın gâyet kuvvetli ve mantıkî hakîkatı, sâir dinleri felsefe-i tabiiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu, taklîdî ve aklın haricindeki usullerini de bir derece muhafaza etti.

Yorum Yapın

Kadir Gecesi

  Rivayat-ı sahiha ile “Leyle-i Kadr’i; nısf-ı âhirde, husûsan aşr-ı âhirde arayınız.” ferman etmesiyle, bu gelecek geceler, seksen küsur sene bir ibâdet ömrünü kazandıran Leyle-i Kadr’in gelecek gecelerde ihtimâli pek kavî olmasından istifâdeye çalışmak, böyle sevablı yerlerde bir saadettir.

  Hadîs-i şerifin sırrıyla Ramazan-ı Şerif’in nısf-ı âhirinde, hususan aşr-ı âhirde, hususan tek gecelerde, husûsan yirmi yedincisinde; seksen küsur sene bir ibâdet ömrünü kazandırabilen Leyle-i Kadr’in ihyasına ve herbiriniz umum Nur talebeleriyle beraber, hususan bu biçâre çok kusurlu, hasta, zaîf kardeşinizi hissedar etmenizi ve herbirinizin dualarınızın binler ma’nevî âmînlerin tey’idiyle dergâh-ı İlâhîde kabul olmasını rahmet-i İlâhîyeden niyaz ediyoruz.

Yorum Yapın

Ramazanın kudsiyeti

   Şu mübârek Şehr-i Ramazan(ramazan ayı), Leyle-i Kadr’i ihâta ettiği için, kendisi de ömür içinde bir leyle-i kadirdir ki, muvaffak olanın ömrüne bin ömür katar. Dakikası bir gündür. Saati iki ay, günü bir-kaç sene hükmünde bir ömr-ü bâkidir.

Yorum Yapın

Kuran okumak

  Kur’ân-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin her bir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyâdedir.

  Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuz bin bâki meyveler veren Kur’ân-ı Hakîm, öyle bir nurânî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!

Yorum Yapın

Üç Aylar

Herbir hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i şerifte yüzden geçer; Şaban-ı muazzamda üç yüzden ziyâde; ve Ramazan-ı Mübârekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere; Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakîkat ve ibâdet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i îmana te’min eden Şuhûr-u Selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır.

Yorum Yapın

Risale-i Nur’la meşguliyet

  İki-üç gün evvel, Yirmi ikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risâleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekâllah dedim. Hak verdim.

Yorum Yapın

Vahdete ulaşmak

1— Yâni: Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.

2— Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.

3— Biri taleb et, başkalar lâyık değiller.

4— Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.

5— Biri bil, mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.

6— Biri söyle, O’na ait olmayan sözler mâlâyanî sayılabilir.

Yorum Yapın

Dünyadan Ayrılık

  Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım; vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin

Günde bir taşı binayı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu vîran bîhaber…

dediği gibi, ruhumun hânesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor… ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma’nevî ve çok derin ve devasız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzi-i Mısrî gibi dedim ki:

Dil bekası, Hak fenası istedi mülkü tenim,              Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber

Yorum Yapın

Hakikat-ı Muhammediye(asm)

Evet, Kur’ân’da Zât-ı Ahmediyeye en büyük makam vermek ve dört erkân-ı imaniyeyi içine almakla Lâ ilâhe illâllah rüknüne denk tutulan Muhammedun Resulullah risalet-i Muhammediye (a.s.m.) kâinatın en büyük hakikati ve zat-ı Ahmediye (a.s.m.) bütün mahlûkatın en eşrefi ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) tabir edilen küllî şahsiyet-i mâneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hârika makama liyakatine dair pekçok hüccetleri ve emareleri, katî bir surette Risale-i Nur’da ispat edilmiş

Yorum Yapın

İnsanın muhasebesi

  Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur(gönderilecektir) ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i dâimeye(daimi azap) namzeddir. Küçükbüyük, azçok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek

Yorum Yapın

Ahireti esas yapmak

 Her kim hayat-ı fâniyyeyi esas maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da mânen cehennemdedir ve her kim hayat-ı bâkiyyeye ciddî müteveccih ise, Saadet-i Dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet’in intizar(bekleme) salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…

Yorum Yapın

Nur-u Muhammedi

İ’lem Eyyühel-Aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazariyle bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere(agaç) tahayyül(hayal) edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi(meyvesi) olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelîbi(bülbül) olur. Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî’nin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî(davetçi) ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, hârikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâniine îman etmek üzere câzibedar, hayret-efzâ dâvet ediyor.

Yorum Yapın

Yaratılışın gayesi;Allahı bilmek

 

Bu âyet-i uzmânın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona îman edip ibâdet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, mârifetullah ve îman-ı billâhdır ve iz’an ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdik etmektir.

Yorum Yapın

Ahiret için çalışmak

 ”Her geçen gün dünyanın fena ve fani yüzünü daha ziyade üryanlıgıyla(çıplaklıgıyla) göstermekte,bu hayatta baki ve sermedi hayat için birşey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hasıl ettirmektedir.”

  “Eyvah!Aldandık.Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik.O zan sebebiyele bütün bütün zayi ettik.Evete şu güzeran-ı hayat(hayatın geçmesi) bir uykudur,bir rüya gibi geçti.Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider.”

 ”Kabrin arkası için çalışınız,hakiki saadet ve lezzet ondadır.”

Yorum Yapın

Günah ve gafletin neticesi

Bir Zaman Eskişehir Hapishanesi’nin Penceresinde Oturmuştum Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakîkat inkişaf etti. Yâni, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azab çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.

Yorum Yapın

Ahirzaman fitnesi

  Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisaiye(kadınlar) ve onların fitnesi olduğu hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor.

   Evet nasılki tarihlerde, eski zamanlarda “Amazonlar” namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar

Yorum Yapın

Gençligin en büyük imtihanı

 Fitne-i âhir zamanın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor…

Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te’sirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: “Bu bîçâreler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar.” diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve talim eden irtidadkâr(dinden dönen) bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti

Yorum Yapın

Gençliğin tehlikeleri

 

(Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bâzı gençlerle bir muhaveredir.)

Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyyat ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız” diye, Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.

Birinci yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.

İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve îtikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.

Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idam-ı ebedî kapısı… Yâni: Hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir darağacıdır.

Yorum Yapın

Önceki Yazılar»