Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder ve mevcûdâtın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlâhîye vücûd bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi sîmaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcûdâtın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücûdları kendilerine bedel âlem-i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.
Ve kâinat baştan başa gâyet ma’nidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcûdât ferşten arşa kadar gâyet mu’cizane bir mecmua-i mektûbât-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri, gâyet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelî’nin gâyet vazifeperver me’murları olduğu bilinmesi ve herşey, âyinedarlık ve intisâb cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve: “Seyl-i mevcûdât ve kafile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin ma’naları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakîkatları zıdlarına inkılâb edecek.