Herbir hasenenin sevabı başka vakitte on ise, Receb-i şerifte yüzden geçer; Şaban-ı muazzamda üç yüzden ziyâde; ve Ramazan-ı Mübârekte bine çıkar ve Cuma gecelerinde binlere; Leyle-i Kadirde otuz bine çıkar. Bu pekçok uhrevî faideleri kazandıran ticaret-i uhreviyenin bir kudsî pazarı ve ehl-i hakîkat ve ibâdet için mümtaz bir meşheri ve üç ayda seksen sene bir ömrü ehl-i îmana te’min eden Şuhûr-u Selâseyi böyle bire on kâr veren Medrese-i Yusufiyede geçirmek, elbette büyük bir kârdır.
Risale-i Nur’la meşguliyet
İki-üç gün evvel, Yirmi ikinci Söz tashih edilirken dinledim. Gördüm ki; içinde hem küllî zikir, hem geniş fikir, hem kesretli tehlil, hem kuvvetli îmân dersi, hem gafletsiz huzur, hem kudsî hikmet, hem yüksek bir ibâdet-i tefekküriye gibi nurlar var. Bir kısım şâkirdlerin ibâdet niyetiyle risâleleri ya yazmak veya okumak veya dinlemekliğin hikmetini bildim. Bârekâllah dedim. Hak verdim.
Vahdete ulaşmak
1— Yâni: Yalnız biri iste, başkaları istenmeye değmiyor.
2— Biri çağır, başkaları imdada gelmiyor.
3— Biri taleb et, başkalar lâyık değiller.
4— Biri gör, başkalar her vakit görünmüyorlar, zeval perdesinde saklanıyorlar.
5— Biri bil, mârifetine yardım etmeyen başka bilmekler faidesizdir.
6— Biri söyle, O’na ait olmayan sözler mâlâyanî sayılabilir.
Dünyadan Ayrılık
Bir zaman gençlik gecesinin uykusundan ihtiyarlık sabahıyla uyandığım vakit kendime baktım; vücûdum kabir tarafına bir inişten koşar gibi gidiyor. Niyazi-i Mısrî’nin
Günde bir taşı binayı ömrümün düştü yere,Can yatar gafil, binası oldu vîran bîhaber…
dediği gibi, ruhumun hânesi olan cismimin de hergün bir taşı düşmekle yıpranıyor… ve dünya ile beni kuvvetli bağlayan ümidlerim, emellerim kopmaya başladılar. Hadsiz dostlarımdan ve sevdiklerimden müfarakat zamanının yakınlaştığını hissettim. O ma’nevî ve çok derin ve devasız görünen yaranın merhemini aradım, bulamadım. Yine Niyâzi-i Mısrî gibi dedim ki:
Dil bekası, Hak fenası istedi mülkü tenim, Bir devasız derde düştüm, ah ki Lokman bîhaber
Hakikat-ı Muhammediye(asm)
Evet, Kur’ân’da Zât-ı Ahmediyeye en büyük makam vermek ve dört erkân-ı imaniyeyi içine almakla Lâ ilâhe illâllah rüknüne denk tutulan Muhammedun Resulullah risalet-i Muhammediye (a.s.m.) kâinatın en büyük hakikati ve zat-ı Ahmediye (a.s.m.) bütün mahlûkatın en eşrefi ve hakikat-i Muhammediye (a.s.m.) tabir edilen küllî şahsiyet-i mâneviyesi ve makam-ı kudsîsi, iki cihanın en parlak bir güneşi olduğuna ve bu hârika makama liyakatine dair pekçok hüccetleri ve emareleri, katî bir surette Risale-i Nur’da ispat edilmiş
İnsanın muhasebesi
Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb’ustur(gönderilecektir) ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i dâimeye(daimi azap) namzeddir. Küçükbüyük, azçok her amelinden muhasebe görecek. Ya taltif veya tokat yiyecek
Ahireti esas yapmak
Her kim hayat-ı fâniyyeyi esas maksat yapsa, zâhiren bir cennet içinde olsa da mânen cehennemdedir ve her kim hayat-ı bâkiyyeye ciddî müteveccih ise, Saadet-i Dâreyne mazhardır. Dünyası ne kadar fena ve sıkıntılı olsa da; Dünyasını, Cennet’in intizar(bekleme) salonu hükmünde gördüğü için hoş görür, tahammül eder, sabır içinde şükreder…
Nur-u Muhammedi
İ’lem Eyyühel-Aziz! Şu gördüğün büyük âleme büyük bir kitab nazariyle bakılırsa, Nur-u Muhammedî (A.S.M.) o kitabın kâtibinin kaleminin mürekkebidir. Eğer o âlem-i kebir, bir şecere(agaç) tahayyül(hayal) edilirse, Nur-u Muhammedî hem çekirdeği, hem semeresi(meyvesi) olur. Eğer dünya mücessem bir zîhayat farzedilirse, o nur onun ruhu olur. Eğer büyük bir insan tasavvur edilirse, o nur onun aklı olur. Eğer pek güzel şaşaalı bir Cennet bahçesi tahayyül edilirse, Nur-u Muhammedî onun andelîbi(bülbül) olur. Eğer pek büyük bir saray farzedilirse, Nur-u Muhammedî o Sultan-ı Ezelî’nin makarr-ı saltanat ve haşmeti ve tecelliyat-ı cemâliyesiyle âsâr-ı san’atını hâvi olan o yüksek saraya nâzır ve münâdî(davetçi) ve teşrifatçı olur. Bütün insanları dâvet ediyor. O sarayda bulunan bütün antika san’atları, hârikaları ve mu’cizeleri târif ediyor. Halkı o saray sâhibine, sâniine îman etmek üzere câzibedar, hayret-efzâ dâvet ediyor.
Yaratılışın gayesi;Allahı bilmek
Bu âyet-i uzmânın sırrıyla, insanın bu dünyaya gönderilmesinin hikmeti ve gayesi; Hâlık-ı Kâinat’ı tanımak ve ona îman edip ibâdet etmektir. Ve o insanın vazife-i fıtratı ve farîza-i zimmeti, mârifetullah ve îman-ı billâhdır ve iz’an ve yakîn ile vücûdunu ve vahdetini tasdik etmektir.
Ahiret için çalışmak
”Her geçen gün dünyanın fena ve fani yüzünü daha ziyade üryanlıgıyla(çıplaklıgıyla) göstermekte,bu hayatta baki ve sermedi hayat için birşey kazanılmadan geçen vakitlere teessür hasıl ettirmektedir.”
“Eyvah!Aldandık.Şu hayat-ı dünyeviyeyi sabit zannettik.O zan sebebiyele bütün bütün zayi ettik.Evete şu güzeran-ı hayat(hayatın geçmesi) bir uykudur,bir rüya gibi geçti.Şu temelsiz ömür dahi bir rüzgar gibi uçar gider.”
”Kabrin arkası için çalışınız,hakiki saadet ve lezzet ondadır.”
Günah ve gafletin neticesi
Bir Zaman Eskişehir Hapishanesi’nin Penceresinde Oturmuştum Karşısında bulunan Lise mektebinin büyük kızları onun avlusunda gülerek raks ederken, onları, o dünya cennetinde cehennem hûrileri hükmünde gördüm. Fakat birden elli sene sonraki vaziyetleri bana göründü. Onların gülmeleri elîm ağlamaları sûretini aldı. Ondan bu gelen hakîkat inkişaf etti. Yâni, elli sene sonraki hallerini mânevî ve hayalî bir sinema ile gördüm ki: O gülen altmış kızdan ellisi; kabirde azab çekiyorlar, toprak olmuşlar. Ve on tanesi, yetmiş yaşında çirkinleşmiş, herkesin nazar-ı nefretini celbediyorlar. Ben de onlara ağladım.
Ahirzaman fitnesi
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisaiye(kadınlar) ve onların fitnesi olduğu hadîsin rivayetlerinden anlaşılıyor.
Evet nasılki tarihlerde, eski zamanlarda “Amazonlar” namında gayet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye olarak hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de: Bu zamanda zındıka dalâleti, İslâmiyete karşı muharebesinde, nefs-i emmarenin plânıyla, şeytan kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; yarım çıplak hanımlardır ki; açık bacağıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamağa, fuhuşhâne yolunu genişlettirmeğe çalışarak; çokların nefislerini birden esir edip, kalb ve ruhlarını kebâir ile yaralıyorlar
Gençligin en büyük imtihanı
Fitne-i âhir zamanın mahiyeti bana göründü ki; o fitnenin en dehşetlisi ve cazibedarı, kadınların yüzsüz yüzünden çıkıyor. İhtiyarı selbedip, pervane gibi sefahet ateşine atıyor. Ve bir dakika hayat-ı dünyeviyeyi, senelerle hayat-ı bâkiyeye tercih ettiriyor…
Ben bir gün sokağa bakarken, o fitnenin te’sirli bir nümûnesini hissettim. Gençlere çok acıdım. Dedim: “Bu bîçâreler kendilerini, bu mıknatıs gibi cezbedici fitnenin ateşinden kurtaramazlar.” diye düşünürken; birden, o fitneyi ateşlendiren ve talim eden irtidadkâr(dinden dönen) bir şahs-ı mânevî önümde tecessüm etti
Gençliğin tehlikeleri
(Câzibedâr bir fitne içinde bulunan ve daha aklını kaybetmeyen bâzı gençlerle bir muhaveredir.)
Bir kısım gençler tarafından şimdiki aldatıcı ve câzibedâr lehviyyat ve hevesâtın hücumları karşısında “Âhiretimizi ne sûretle kurtaracağız” diye, Risale-i Nur’dan meded istediler. Ben de Risale-i Nur’un şahs-ı mânevîsi nâmına onlara dedim ki: Kabir var, hiç kimse inkâr edemez. Herkes ister istemez oraya girecek. Ve oraya girmek için de, üç tarzda “Üç Yol”dan başka yol yok.
Birinci yol: O kabir, ehl-i îman için bu dünyadan daha güzel bir âlemin kapısıdır.
İkinci yol: Âhireti tasdik eden, fakat sefahet ve dalâlette gidenlere, bir haps-i ebedî ve bütün dostlarından bir tecrid içinde bir haps-i münferid, yalnız başına bir hapis kapısıdır. Öyle gördüğü ve îtikad ettiği ve inandığı gibi hareket etmediği için öyle muamele görecek.
Üçüncü yol: Âhirete inanmayan ehl-i inkâr ve dalâlet için bir idam-ı ebedî kapısı… Yâni: Hem kendisini, hem bütün sevdiklerini îdam edecek bir darağacıdır.
Gençlikte gaflet
“Geceye benzeyen gençliğim zamanında gözlerim uyumuş idi. Ancak ihtiyarlık sabahiyle uyandım.”
Gençligi bakileştirmek
Gençlik hiç şübhe yok ki gidecek. Yaz güze ve kışa yer vermesi ve gündüz akşama ve geceye değişmesi kat’iyyetinde, gençlik dahi ihtiyarlığa ve ölüme değişecek. Eğer o fâni ve geçici gençliğini iffetle hayrata(hayırlı,nurani şeyler) istikamet dâiresinde sarfetse, onunla ebedî, bâkî bir gençliği kazanacağını bütün semâvî fermanlar müjde veriyorlar.
Gençlik
“En hayırlı genç odur ki; ihtiyar gibi ölümü düşünüp âhiretine çalışarak, gençlik hevesatına esir olmayıp gaflette boğulmayandır. Ve ihtiyarlarınızın en kötüsü odur ki; gaflette ve hevesatta gençlere benzemek ister; çocukçasına hevesat-ı nefsaniyeye tâbi olur.” (Hadis-i şerif)
Kurbana bayramı
Bu makam yazıldığı zaman Kurban Bayramı geldi.

ler ile nev’-i beşerin beşten birisine, üç yüz milyon insanlara birden Allahu Ekber dedirmesi; koca küre-i arz, büyüklüğü nisbetinde o
kelime-i kudsiyesini semavâttaki seyyarat arkadaşlarına işittiriyor gibi, yirmi binden ziyâde hacıların Arafat’ta ve îd’de(bayramda) beraber birden
demeleri, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın bin üç yüz sene evvel âl ve sahabeleriyle söylediği ve emrettiği Allahu Ekber kelâmının bir nev’i aks-i sadâsı olarak rubûbiyyet-i İlâhîyenin
azamet-i ünvaniyle küllî tecellisine karşı geniş ve küllî bir ubûdiyetle bir mukabeledir, diye tahayyül ve hiss ve kanaat ettim.
gaflet
İ’lem eyyühe’l-aziz! Senin önünde çok korkunç büyük meseleler vardır ki, insanı ihtiyata, ihtimama mecbur eder.
Birisi: Ölümdür ki, insanı dünyadan ve bütün sevgililerinden ayıran bir ayrılmaktır.
İkincisi: Dehşetli, korkulu ebed memleketine yolculuktur.
Üçüncüsü: Emür az, sefer uzun, yol tedariki yok, kuvvet ve kudret yok, acz-i mutlak gibi elim elemlere maruz kalmaktır. Eyleyse, bu gaflet ve nisyan(unuma) nedir? Devekuşu gibi başını nisyan kumuna sokar, gözüne gaflet gözlüğünü takarsın ki Allah seni görmesin. Veya sen Onu görmeyesin. Ne vakte kadar zailat-ı faniyeye ihtimam ve bakiyat-ı daimeden tegafül edeceksin?
Laiklik hakkında
O halde lâikliğin mânâsı nedir? Biz de soruyoruz. Lâiklik İslâmiyet düşmanlığı mıdır? Lâiklik dinsizlik midir? Lâiklik, dinsizliği kendilerine bir din ittihaz edenlerin dine taarruz hürriyeti midir? Lâiklik, din hakikatlerini beyan edenlerin, imanî dersleri neşredenlerin ağızlarına kilit, ellerine kelepçe vuran bir istibdad-ı mutlak düsturu mudur?