Bediüzzaman’ın Mustafa Kemal’le Tartışması

Bu meb’usana hitab, namaz kılanlara altmış meb’us daha ilâve eder. Namazgâh olan küçücük odayı, büyük bir odaya tebdil ettirir.

Bu parça; meb’uslara ve umum kumandanlara ve ulemalara okutturulmakla, reisle şiddetli bir münakaşaya sebebiyet verir. Bir gün divan-ı riyasette, elli altmış meb’us içinde, karşılıklı fikir teatisinde, M. Kemâl Paşa:

— Sizin gibi kahraman bir hoca bize lâzımdır; sizi, yüksek fikirlerinizden istifade etmek için buraya çağırdık. Geldiniz, en evvel namaza dâir şeyleri yazdınız, aramıza ihtilâf verdiniz, der. Bu söz üzerine; Bediüzzaman, birkaç makul cevabı verdikten sonra, şiddetle ve hiddetle iki parmağını ileri uzatarak:

— Paşa.. paşa! İslâmiyette, îmandan sonra en yüksek hakîkat namazdır. Namaz kılmayan haindir, hainin hükmü merduddur, der. Fakat paşa tarziye verir, ilişemez.

Yorum yapın

Kainat Tevhidle Kıymetini Bulur

Evet, sırr-ı vahdetle kâinatın kemâlâtı tahakkuk eder ve mevcûdâtın ulvî vazifeleri anlaşılır ve mahlûkatın netice-i hilkatleri takarrur eder ve masnuatın kıymetleri bilinir ve bu âlemdeki makasıd-ı İlâhîye vücûd bulur ve zîhayat ve zîşuurların hikmet-i hilkatları ve sırr-ı îcadları tezahür eder ve bu dehşet-engiz tahavvülât içinde kahhârâne fırtınaların hiddetli, ekşi sîmaları arkasında rahmetin ve hikmetin güler, güzel yüzleri görünür ve fena ve zevalde kaybolan mevcûdâtın neticeleri ve hüviyetleri ve mahiyetleri ve ruhları ve tesbihatları gibi çok vücûdları kendilerine bedel âlem-i şehâdette bırakıp, sonra gittikleri bilinir.

Ve kâinat baştan başa gâyet ma’nidar bir kitab-ı Samedânî ve mevcûdât ferşten arşa kadar gâyet mu’cizane bir mecmua-i mektûbât-ı Sübhaniye ve mahlûkatın bütün taifeleri, gâyet muntazam ve muhteşem bir ordu-yu Rabbânî ve masnuatın bütün kabileleri mikroptan, karıncadan tâ gergedana, tâ kartallara, tâ seyyarata kadar Sultan-ı Ezelî’nin gâyet vazifeperver me’murları olduğu bilinmesi ve herşey, âyinedarlık ve intisâb cihetiyle binler derece kıymet-i şahsiyesinden daha yüksek kıymet almaları ve: “Seyl-i mevcûdât ve kafile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve ne için gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin ma’naları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa kâinatın bu mezkûr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakîkatları zıdlarına inkılâb edecek.

Yorum yapın

Hz.Hüseyin’in Manevi Kazancı

Kader noktasından bakıldığı vakit, Hazret-i Hüseyin ve akrabasına, o facia sebebiyle hasıl olan netâic-i uhreviye ve saltanat-ı ruhaniye ve terakkiyât-ı mâneviye o kadar kıymettardır ki, o facia ile çektikleri zahmet gayet kolay ve ucuz düşer. Nasıl ki bir nefer, bir saat işkence altında şehid edilse, öyle bir mertebeyi bulur ki, on sene başkası çalışsa ancak o mertebeyi bulur. Eğer o nefer şehid olduktan sonra ona sorulabilse, “Az birşeyle pek çok şeyler kazandım” diyecektir.

Yorum yapın

Alemim anahtarı

Âlemin miftahı insanın elindedir ve nefsine takılmıştır. Kâinat kapıları zahiren açık görünürken, hakikaten kapalıdır. Cenab-ı Hak, emanet cihetiyle insana “ene” namında öyle bir miftah vermiş ki; âlemin bütün kapılarını açar ve öyle tılsımlı bir enaniyet vermiş ki; Hallak-ı Kâinat’ın künuz-u mahfiyesini onun ile keşfeder. Fakat ene, kendisi de gayet muğlak bir muamma ve açılması müşkil bir tılsımdır. Eğer onun hakikî mahiyeti ve sırr-ı hilkati bilinse; kendisi açıldığı gibi, kâinat dahi açılır. Şöyle ki:

Sâni’-i Hakîm, insanın eline emanet olarak, rububiyetinin sıfât ve şuunatının hakikatlarını gösterecek, tanıttıracak, işarat ve nümuneleri câmi’ bir ene vermiştir. Tâ ki o ene, bir vâhid-i kıyasî olup, evsaf-ı rububiyet ve şuunat-ı uluhiyet bilinsin. Fakat vâhid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vâhid-i kıyasî teşkil edilebilir. İlim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir. (ENE VE ZERRE RİSALESİ)

Yorum yapın

İbadetin Hakikatı

  İnsanın o yüksek ruhunu inbisat ettiren, ibadettir; istidadlarını inkişaf ettiren, ibadettir; meyillerini temyiz ve tenzih ettiren, ibadettir; emellerini tahakkuk ettiren ibadettir; fikirlerini tevsi’ ve intizam altına alan, ibadettir; şeheviyye ve gadabiyye kuvvelerini had altına alan, ibadettir; zâhirî ve bâtınî uzuvlarını ve duygularını kirleten tabiat paslarını izale eden, ibadettir; insanı mukadder olan kemalâtına yetiştiren, ibadettir; abd ile Mâbud arasında en yüksek ve en lâtif olan nisbet, ancak ibadettir. Evet kemalât-ı beşeriyenin en yükseği, şu nisbet ve münasebettir.

İhtar: İbadetin ruhu, ihlâstır. İhlâs ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.

Yorum yapın

Kur’an Okumanın Sevabı

  Kur’an-ı Hakîm’in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum’alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuzbin hasene sayılır. Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur’an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif’te mü’minlere kazandırır. İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün..

Yorum yapın

Ramazan Kur’an Ayı

     Ramazan-ı Şerifin sıyamı, Kur’ân-ı Hakîm’in nüzulüne baktığı cihetle ve Ramazan-ı Şerif, Kur’ân-ı Hakîm’in en mühim zaman-ı nüzulü olduğu cihetindeki çok hikmetlerinden birisi şudur ki: Kur’ân-ı Hakîm, mâdem Şehr-i Ramazan’da nüzul etmiş; o Kur’ânın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semâvî hitabı hüsnü istikbâl etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hâcât-ı süfliyesinden ve mâlâyâniyat hâlattan tecerrüd ve ekl ve şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek ve bir sûrette o Kur’ânı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitâbât-ı İlâhîyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek ve o hitabı Resûl-i Ekrem (A.S.M.) dan işitiyor gibi dinlemek, belki Hazret-i Cebrâil’den, belki Mütekellim-i Ezelî’den dinliyor gibi bir kudsî hâlete mazhar olur. Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur’ânın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir.

Yorum yapın

Kur’an Okumak

    Kur’an mânen üslûb-u beyân cihetiyle fevkalâde belîğ olduğu gibi, lâfzında gayet selis bir fesahati vardır. Fesahatin kat’î vücûduna, usandırmaması delildir ve fesahatin hikmetine, fenn-i beyân ve maânînin dâhî ulemâsının şehadetleri bir bürhân-ı bâhirdir. Evet, binler defa tekrar edilse usandırmıyor, belki lezzet veriyor. Küçük basit bir çocuğun hâfızasına ağır gelmiyor, hıfzedebilir. En hastalıklı, az bir sözden müteezzî olan bir kulağa nâhoş gelmiyor, hoş geliyor. Sekeratta olanın damağına şerbet gibi oluyor. Zemzeme-i Kur’an onun kulağında ve dimağında, aynen ağzında ve damağında mâ-i zemzem gibi leziz geliyor. Usandırmamasının sırr-ı hikmeti şudur ki: Kur’an, kulûbe kut ve gıda ve ukûle kuvvet ve gınâdır ve rûha mâ ve ziyâ ve nüfusa devâ ve şifâ olduğundan usandırmaz. Hergün ekmek yeriz, usanmayız. Fakat en güzel bir meyveyi her gün yesek, usandıracak. Demek Kur’an, hak ve hakîkat ve sıdk ve hidâyet ve hârika bir fesahat olduğundandır ki, usandırmıyor, daima gençliğini muhafaza ettiği gibi tarâvetini, halâvetini de muhafaza ediyor. Hattâ Kureyş’in rüesasından müdakkik bir belîğ, müşrikler tarafından, Kur’anı dinlemek için gitmiş. Dinlemiş, dönmüş, demiş ki: “Şu kelâmın öyle bir halâveti ve tarâveti var ki, kelâm-ı beşere benzemez. Ben şâirleri, kâhinleri biliyorum. Bu onların hiç sözlerine benzemez. Olsa olsa etbaımızı kandırmak için sihir demeliyiz.” İşte Kur’an-ı Hakîm’in en muannid düşmanları bile fesahatinden hayran oluyorlar.

Yorum yapın

Mirac’ın hakikatı

Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Mi’racı, onun seyr ü sülûkudur, onun ünvan-ı velayetidir. Ehl-i velayet nasılki seyr ü sülûk-u ruhanî ile, kırk günden tâ kırk seneye kadar bir terakki ile, derecat-ı imaniyenin hakkalyakîn derecesine çıkıyor. Öyle de: Bütün evliyanın sultanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; değil yalnız kalbi ve ruhu ile, belki hem cismiyle, hem havassıyla, hem letaifiyle, kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası olan Mi’racı ile bir cadde-i kübra açarak, hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mi’rac merdiveniyle Arş’a çıkmış, “Kab-ı Kavseyn” makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan İman-ı Billah ve İman-ı Bil’âhireti aynelyakîn gözüyle müşahede etmiş, Cennet’e girmiş, saadet-i ebediyeyi görmüş, o Mi’racın kapısıyla açtığı cadde-i kübrayı açık bırakmış, bütün evliya-yı ümmeti seyr ü sülûk ile, derecelerine göre, ruhanî ve kalbî bir tarzda o Mi’racın gölgesi içinde gidiyorlar.

Yorum yapın

Güzel Bir Dua

ALLAHIM ! KUR’ANIN SIRLARINI LEVH-İ MAHFUZDA YAZILI OLAN MA’NALARINA VE RESUL-İ EKREMİNİN FEHMİNE MUVAFIK OLARAK ANLAMAYA BİZİ MUVAFFAK EYLE… SALAT VE SELAMIN EN FAZİLETLİ VE GÜNAHSIZ LİSANLARLA SÖYLENMİŞ OLANLARI KENDİ NAMIMIZA ONA VE AL VE ASHABINA HEDİYE EDİYORUZ… RABBİMİZ ! SEN BİZİ NİSYAN, TENASİ VE HATALARIMIZLA MUAHEZE ETME !…)

Yorum yapın

Kuran’ın Tesellisi

    Evet kardeşlerim, Hazret-i İsa Aleyhisselâm İncil-i Şerif’te demiş ki: “Ben gidiyorum, tâ size tesellici gelsin.” Yani Ahmed Aleyhissalâtü Vesselâm gelsin, demesiyle Kur’an’ın beşere gayet büyük bir neticesi, bir gayesi, bir hediyesi; tesellisidir. Evet bu dehşetli kâinatın fırtınaları ve zeval ve tahribatları içinde ve bu boşluk nihayetsiz fezada herşey ile alâkadar olan insan için hakikî teselliyi ve istinad ve istimdad noktalarını yalnız Kur’an veriyor. En ziyade o teselliye muhtaç bu zamanda, bu asırda en ziyade kuvvetli bir surette o teselliyi isbat eden, gösteren Risale-i Nur’dur. Çünki zulümat ve evhamın menbaı olan tabiatı, o delmiş geçmiş, hakikat nuruna girmiş. Onaltıncı Söz gibi ekser parçalarında, hakaik-i imaniyenin yüzer tılsımlarını keşf ve izah edip, aklı inkârdan ve tereddüdlerden kurtarmış. İşte bu hakikat içindir ki; bu çok usandırıcı ve dehşetli zamanda, usandırmayacak bir tarzda, çok tekrar ile beraber, aklı başında olanları Risale-i Nur’la meşgul ediyor. Re’fet Bey’in mektubunda dediği gibi, “Risale-i Nur’un en bâriz hasiyeti, usandırmamak. Yüz defa okunsa, yüzbirinci defa yine zevkle okunabilir” diye pek doğru demiş.

Yorum yapın

İman Kurtarmanın Önemi

    Bu zamanda müslümanlar, hususan gençler ve bilhassa fen dersini görenler ve siyasete bulaşanlar manevî tehlikelere çok mâruzdurlar. Risale-i Nur’dan Gençlik Rehberi ve Meyve ve Küçük Sözler ve Hüccetullah-il Bâliga gibi parçalar şimdiki gençlere, ekmek ve ilâç gibi lâzımdır. Yoksa hevesatları ve şiddetli hissiyatları ve şimalden gelen şimdiki zamanın ilcaatları onları hem helâket-i ebediyeye, hem dünyevî hasaretlere sevk etmeğe zemin hazırlanmış. Onun için Nurcuların böyle zamanda az hizmetleri çok kıymettardır. Ve bir saati belki yirmi saat kadar makbuldür. Kuvve-i maneviyeniz kırılmasın, nokta-i istinadınız gayet muhkemdir. Çünki şimdiye kadar hiçbir eser yoktur ki; böyle ağır şerait içinde ve aleyhinde bu derece propaganda ile ürkütmekle beraber bu derece rağbet-i umumiyeye mazhar ve kendi kendine intişar ve muarızlarını teslim etmeğe mecbur etmiş bir eser hiçbir tarih bize göstermiyor. Madem Cenab-ı Hak bu zamanda Nurculara iman kurtarması hizmetini ihsan etmiş, elbette bu nimet-i azîmeye karşı daima şükür ve şevk ve gayretle fütursuz çalışmak vazifeleridir. Bir tek adamın imanını kurtarmak, sahra dolusu kırmızı koyundan daha hayırlı olduğunu hadîs-i şerif müjde veriyor. Elbette şimdi fütur verecek ve şevklerimizi kıracak pek çok esbab var olmakla beraber, lillâhilhamd yine Nur şakirdlerinin kahramancasına sebatkârane çalışmaları bu hadîsin mazharıdırlar diye kanaatımız var.

Yorum yapın

Hakikat-ı Muhammediye(asm)

Mu’cize-i Muhammedî, ayn-ı Muhammeddir (a.s.m.). Zât-ı Zülcelâl (Celle Celâlühü) ona demiş:  وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظِيمٍ Bütün ümmet hattâ düşmanları da dâhil olduğu halde icmâ etmişler ki, bütün ahlâk-ı haseneye câmidir.
Nübüvvetten evvel ondaki ahlâk-ı hamîdenin kemâline tercüman olan “Muhammedü’l-Emin” unvanıyla iştihar etmiştir.
Hazret-i Âişe (r.anha) her vakit derdi:  خُلُقُهُ الْقُرْاٰنُ Demek Kur’ân’ın tazammun ettiği bütün ahlâk-ı haseneye câmi’ idi. İşte o zât-ı kerîmde icmâ-ı ümmetle, tevâtür-ü mânevî-i kat’îyle sâbittir ki: İnsanların sîreten ve sûreten en cemîli ve en halîmi ve en sâbiri ve en şâkiri ve en zâhidi ve en mütevâzıı ve en afîfi ve en cevâdı ve en kerîmi ve en rahîmi ve en âdili; herkesten ziyade mürüvvet, vakar, afv, sıhhat-ı fehim, şefkat gibi ne kadar secâyâ-yı âliye varsa en mükemmel bir fîhriste-i nûranîsidir. Bunların içindeki nokta-yı i’câz şudur ki: Ahlâk-ı hasene çendan birbirine mübâyin değil, fakat derece-i kemâlde birbirine müzahamet eder. Biri galebe çalsa öteki zaifleşir.
Meselâ, kemâl-i hilm ile kemâl-i şecaat. Hem kemâl-i tevâzu ile kemâl-i şehâmet. Hem kemâl-i adalet ile kemâl-i merhamet ve mürüvvet. Hem tam iktisat ve itidâl ile tamam-ı kerem ve sehâvet. Hem gayet vakar ile nihayet hayâ. Hem gayet şefkat ile nihayet  اَلْبُغْضُ فِى اللهِ Hem gayet afv ile nihayet izzet-i nefis, hem gayet tevekkül ile nihayet içtihad gibi mecâmi-i ahlâk-ı mütezahime birden derece-i âliyede bir zâtta içtimâı, müzayakasız inkişafları mu’cizelerin mu’cizesidir.

Yorum yapın

Güzel ve cami bir dua

Ya Rabbî ve ya Rabbe’s Semâvâtı Ve’l Aradîn! Ya Hâlikî ve yâ Hâlık-ı Külli Şey! Gökleri yıldızlariyle, zemini müştemilâtıyle ve bütün mahlûkatı bütün keyfiyâtıyle teshir eden kudretinin ve iradetinin ve hikmetinin ve hâkimiyetinin ve rahmetinin hakkı için, nefsimi bana musahhar eyle! Ve matlubumu bana musahhar kıl! Kur’âna ve îmana hizmet için, insanların kalblerini Risâle-i Nur’a musahhar yap! Ve bana ve ihvânıma, îman-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ver. Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm’a denizi ve Hazret-i İbrahim Aleyhisselâm’a ateşi ve Hazret-i Davud Aleyhisselâm’a dağı, demiri ve Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm’a cinni ve insi ve Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’a şems ve kamer’i teshir ettiğin gibi, Risâle-i Nur’a kalbleri ve akılları musahhar kıl!.. Ve beni ve Risâle-i Nur talebelerini, nefis ve şeytanın şerrinden ve kabir azabından ve Cehennem ateşinden muhafaza eyle ve Cennet-ül Firdevs’te mes’ud kıl! Âmîn, âmîn, âmîn!..

Yorum yapın

Müminler kardeştir

 Ehadîs-i şerifede gelmiş ki: “Âhir zamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhas-ı müdhişe-i muzırraları, İslâm’ın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek az bir kuvvetle nev’-i beşeri hercümerc eder ve koca Âlem-i İslâmı esaret altına alır.

EY EHL-İ ÎMAN! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız! İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı

kal’a-i kudsiyesi içine giriniz; tahassun ediniz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Ma’lûmdur ki; iki kahraman birbiriyle boğuşurken; bir çocuk, ikisini de döğebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı müvazenede bulunsa; bir küçük taş, müvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte ey ehl-i îman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden kuvvetiniz hiçe iner, az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimâîyenizle alâkanız varsa,

düstûr-u âliyeyi düstûr-u hayat yapınız, sefâlet-i dünyeviyeden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz!..

Yorum yapın

Irkçılıgın Zararları

 Irkçılık fikri, Emevîler zamanında büyük bir tehlike verdiği ve hürriyetin başında “kulüpler” suretinde büyük zararı görülmesi ve Birinci Harb-i Umumîde yine ırkçılığın istimaliyle mübarek kardeş Arapların mücahid Türklere karşı zararı görüldüğü gibi, şimdi de uhuvvet-i İslâmiyeye karşı istimal edilebilir ve istirahat-i umumiye düşmanları gizli dinsizler, yine o ırkçılıkla büyük zarar vermeye çalıştıklarına emareler görünüyor. Halbuki, menfî hareketle başkasının zararıyla beslenmek ırkçılığın seciye-i fıtrîsi olduğu halde, evvelâ başta Türk milleti dünyanın her tarafında Müslüman olduğundan onların ırkçılıkları İslâmiyetle mezc olmuş, kabil-i tefrik değil. Türk,Müslüman demektir. Hattâ Müslüman olmayan kısmı, Türklükten de çıkmışlar. Türk gibi Araplarda da Araplık ve Arap milliyeti İslâmiyetle mezcolmuş ve olmak lâzımdır. Hakikî milliyetleri İslâmiyettir. O kâfidir. Irkçılık, bütün bütün bir tehlike-i azîmdir.

Yorum yapın

Haccın manası

  Hacc-ı Şerif bil’asale herkes için bir mertebe-i külliyyede bir ubûdiyyettir. Nasılki bir nefer, bayram gibi bir yevm-i mahsusta ferik dairesinde bir ferik gibi pâdişahın bayramına gider ve lütfuna mazhar olur. Öyle de: Bir Hacı, ne kadar ami de olsa, kat’-ı merâtib etmiş bir veli gibi umum aktar-ı arzın Rabb-ı Azîmi ünvanıyla Rabbine müteveccihtir. Bir ubûdiyyet-i külliyye ile müşerreftir.

Yorum yapın

Allah’ı bilmek

  Halbuki Allah’ı bilmek, bütün kâinatı ihata eden Rububiyetine ve zerrelerden yıldızlara kadar cüz’i ve küllî her şey onun kabza-i tasarrufunda ve kudret ve irâdesiyle olduğuna kat’i îman etmek ve mülkünde hiçbir şeriki olmadığına ve

kelime-i kudsiyesine, hakîkatlarına îman etmek, kalben tasdik etmekle olur.

Yorum yapın

Hakiki tevhidi bulmak

   Tevhidin pek çok mertebeleri bulunuyor. Hem tevhid, en ehemmiyetli ve en halâvetli ve en yüksek bir vazife-i kudsiye ve bir fariza-i fıtriye ve bir ibâdet-i îmâniyedir. Öyle ise, gel bir mertebeyi daha bulmak için, bu ibrethânenin diğer bir menzilinin kapısını daha açmalıyız. Çünkü aradığımız hakîki tevhid, yalnız tasavvurdan ibâret bir mârifet değildir. Belki, ilm-i Mantık’ta tasavvura mukabil ve mârifet-i tasavvuriyeden çok kıymettar ve bürhanın neticesi olan ve ilim denilen tasdiktir. Ve tevhid-i hakîki öyle bir hüküm ve tasdik ve iz’an ve kabuldür ki; her bir şeyle Rabbını bulabilir. Ve her şeyde Hâlıkına giden bir yolu görür ve hiç bir şey huzuruna mâni olmaz. Yoksa Rabbını bulmak için her vakit kâinat perdesini yırtmak, açmak lâzımgelir.

Yorum yapın

Hakikat Yolu

  Ehl-i velâyetin amel ve ibadet ve sulûk ve riyazetle gördüğü hakîkatlar ve perdeler arkasında müşahede ettikleri hakâik-i îmaniye, aynen onlar gibi Risâle-i Nur; ibadet yerinde, ilim içinde hakîkata bir yol açmış; sülûk ve evrad yerinde, mantıkî bürhanlarla ilmî hüccetler içinde hakîkat-ül hakâika yol açmış; ve ilm-i tasavvuf ve tarikat yerinde, doğrudan doğruya İlm-i Kelâm içinde ve İlm-i Akîde ve Usul-id Din içinde bir velâyet-i Kübrâ yolunu açmış ki; bu asrın hakîkat ve tarikat cereyanlarına galebe çalan felsefî dalâletlere galebe ediyor, meydandadır. Teşbihte hata olmasın, nasıl ki Kur’ânın gâyet kuvvetli ve mantıkî hakîkatı, sâir dinleri felsefe-i tabiiyenin savletinden ve galebesinden kurtarıp onlara bir nokta-i istinâd oldu, taklîdî ve aklın haricindeki usullerini de bir derece muhafaza etti.

Yorum yapın

Eski Yazılar »
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.